31 Mart 2009

Makyaj!!! Beni Depresyondan Çıkaran Yegane Mutluluk :)

Canım ne zaman sıkkın olsa makyaj malzemelerimi çıkarıp oynarım. Her ne kadar specktra'daki hatunların yanında esamesi bile okunmasa da sağlam sayılacak bir hazinem var :) Bu da benim hobim diyelim. Eh, blogumu da başlıca hobimden mahrum bırakamazdım. İşte bizzat hazırladığım göz makyajı videosu:

video

27 Mart 2009

Doktor Böreği

Bir doktor da derdime derman olsa bari. Börekleri bile benim aleyhime çalışıyor :) İki gün önce televizyonda bu böreği görünce yapma şevkiyle hemen işe koyuldum. Çok basit ve lezzetli bir börek aslında. İhtiyacımız olan şeyler; 4-5 orta boy patates, 3 adet yufka, 1 su bardağı süt, 1 yumurta, susam, tuz ve karabiber. Öncelikle patateslerimizi bir güzel haşlayıp soyuyoruz. Sonra içine süt, tuz ve karabiber de karıştırarak eziyoruz. Püre kıvamına getirmemeye dikkat ediyoruz bu arada. Daha sonra bir kat yufkamızı serip patates karışımımızdan tüm yüzeye biraz sürüyoruz. Üzerine bir kat daha yufka serip aynı işlemi tekrarlıyoruz. Üçüncü kat yufkamızı da sererek patatesini sürdükten sonra bir uçtan kıvırarak rulo haline getiriyoruz. Sonra buzdolabında biraz dinlendiriyoruz. Dilimlere ayırarak tepsimize diziyoruz, üzerlerine yumurta sürüp susam serperek kızarana kadar fırında pişiriyoruz. Afiyet olsun!

Bu Bir Yenilgi İlanıdır...

"Önceki Gün Neler Oldu" isimli güzide yazı başlığımı "Önceki Hafta Neler Oldu" ya çevirmek suretiyle rejim yolunda giden ilk mağlubiyetimi de ilan ediyorum. Az önce yediğim cipsin yanında bu nedir ki? Ya da dün yediğim börek? Ya da önceki gün yediğim puding? Pazar sabahı tartıldığımda kilo almamışsam namerdim :) Moralim bozuuukkk, boğazıma ip mi bağlasam ne yapsam :)

25 Mart 2009

Hep Kilolardan mı Bahsediciiz Kuzum?



Ben -söylemesi ayıp- tam bir kitap kurduyum. Elimden kitap düşürmediğim gibi, bir kitaba başladım mı diğer yaşamsal faaliyetlerimi bazal metabolizmada sürdürür, bitene kadar gerekirse uyumam. Dün , bir gün içinde nefes almadan (ama bol bol ağlayarak) çok güzel bir kitap okudum. Kitabın ismi "The Kite Runner", Türkçe'ye "Uçurtma Avcısı" olarak çevrilmiş, yazarı da "Khaled Hosseini". Kitabın filmi de çekilmiş ve 2008'de vizyona girmişti, izlemesem de internette okuduğum bazı yorumlardan filmin, kitaptaki duyguyu almanıza yardımcı olan bir çok ayrıntıyı atlaması nedeniyle çok başarılı olmadığını öğrendim.

Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse, Emir ile Hasan, Afganistan'ın Kabil kentinde birlikte büyüyen iki çocuktur ancak Emir, oldukça varlıklı ve çevresi tarafından sayılan bir babanın oğlu iken Hasan, hizmetkarları Ali'nin oğludur ve üstelik Afganistan'da pek sevilmeyen bir etnik kökene aittir. İkisi arasında, bir tarafın kendini tamamıyla vakfettiği, diğer tarafın ise istediği gibi şekillendirdiği bir arkadaşlık vardır. Emir, gözünde mükemmelleştirdiği Baba figürüne kendini kanıtlayabilmek için bir gün arkadaşına ihanet eder. Ve babasının en az kendi oğlu kadar sevdiği Hasan ve Ali'nin evden ayrılmasına neden olur. Daha sonra Afganistan'da değişen yönetimden kaçan Emir ve babası California'ya giderler. Emir, burada geçmişten kaçtığını düşünür, ancak yıllar sonra babasının en yakın arkadaşından gelen bir telefon, onu geçmişine tekrar döndürür...

Kitapta anlatıcının Emir olması, hikayenin vuruculuğunu arttıran önemli bir etken. Emir, aradan geçen yılların da etkisiyle, kendine karşı oldukça insafsız bir dille anlatıyor çocukluğunu ve o yıllarda yaptığı hataları. Ama anlatım dilinin sıcaklığı sayesinde kurduğunuz empati nedeniyle Emir'e yaptıkları için kızamıyorsunuz. Yıllar sonra Afganistan'a geri döndüğünde yaşadıkları, kitabın en duygusal kısmı. Ana hikayeyi çevreleyen ve ona yön veren bir politik değişim öyküsü de var aynı zamanda, Afganistan'ın 1970lerden İkiz Kuleler'in yıkılması sonrasında A.B.D'nin yaptığı müdahaleye (oraya da demokrasi götürmüşlerdi hatırlarsanız) kadar yaşadıklarını anlatıyor. Bu kısım da beni en az ana hikaye kadar etkiledi. Ülkemi düşündüm, bir gün aynı şeylerin onun başına gelmesinden korktum, endişelendim... Emir'in babasının günahı anlatma şeklini sevdim sonra, dünyadaki tek günahın hırsızlık olduğunu, diğer tüm günahların onun bir çeşitlemesi olduğunu anlatmasını... "...Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeği ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun..." Afgan halkı ile Türkler arasındaki benzerlikler karşısında şaşırdım, dilimize Farsça'dan ne kadar çok kelime geçmiş olduğunu gördüm...

Kitapta sevmediğim tek şey, Amerika'nın kurtarıcı gibi gösterilmesiydi. Afganistan'ı Taliban'ın elinden kurtaran, sözde Amerika'ydı. Taliban'ı, Amerika'nın yarattığını bilmeyen pek az kişi vardır herhalde. (Buraya da bir protesto sığdırayım hemen: Amerika koca bir yalandır, Amerika rüyası yoktur, Amerika para ve güç için kendi vatandaşlarını bile gözünü kırpmadan öldürecek kadar vahşi bir sonradan-yapılma ülkedir)

Sonuç olarak, mutlaka okunması gereken bir kitap, mutlaka mendille okunması gereken bir kitap diyorum ve konuyu Hasan ve Emir'in 26 yıl arayla söyledikleri bir sözle bitiriyorum: "Senin için bin tane olsa yakalarım"...

23 Mart 2009

Şişmanlar nelere uyuz olurlar?

- Şişmanlar her şeyden önce kendilerine uyuz olurlar. Her pazartesi sabahı rejime başlayıp akşama doğru bozmak, tartıya her çıktığında ibrenin biraz daha sağa kaydığını fark etmek, kıyafetlerin üzerine olmaması/yakışmaması, giderek kendinden tiksindirir insanı…

- Bir türlü söz geçirilemeyen ve vücutta hükümdarlığını ilan etmiş midelerine uyuz olurlar. O ne isterse, ne sıklıkta ve ne kadar isterse ona göre yemek yenir. Gece yarısı 2 tabak mantı istese bile hipnoz olmuş gibi mutfağa koşulur.

- Spor salonları! 55 kilodan 53 kiloya düşmek için canını dişine takmış bir sürü fit hatunun arasında kan ter içinde o hareketleri yapmaya çalışmak! Spor hocası “Şimdi yüz üstü yatın ve leğen kemiklerinizin yere değdiğini hissedin” dediğinde, göbekten ötürü o kemiklerin hiçbir yere değemeyeceğini görmek!

- 38 bedenin balık eti olduğunu söyleyen kişilere uyuz olurlar. Sıfır beden bir modaydı (tıpkı Twigy gibi) ancak nasıl ki bel çantaları 90’ların ortalarında moda olup kısa bir süre sonra ortadan kaybolduysa da hala onlara sadakatle bağlanıp kullananlar olduğu gibi, sıfır bedeni de zihinlerinde “normal” yazan yere oturtup 38’i dahi hor görenler var. Peki ya 48 olanlar ne yapsın, nerelere gitsin?

- Yediklerine sürekli karışan arkadaş ve annelerine uyuz olurlar! Anne, bunun yediğim beşinci börek olduğunun farkındayım ve inan yeteri kadar vicdan azabı çekiyorum ama elime vurman inan ben de pozitif değil negatif bir etki yapıyor. Fazla kolesterol alarak intihar etmek istiyorum :)

- Aah, ah o satış görevlileri. Bir mağazadan içeri girer girmez önce sizi tepeden tırnağa süzerler. Vitrinde gördüğünüz bir hırkayı sorarsınız, “Size göre mi olacak?” derler. Bu sorunun geliş tonlamasından ve arkadaşın beden dilinden bunun bir muz orta olduğunu anlarsınız ama artık geri dönüşü yoktur. Hemen çakarlar topu doksana: “Size göre bedenimiz yok!” Gıcığız size tamam mı, gıcığız! Bir gün ayaklanıp kazan kaldırırsak kelleleri ilk gidecek olan sizsiniz :)

- Yine annenin televizyonda diyet reçetesi verilen bir program görür görmez zappingi bırakması ve “Öğren bak bunları” dercesine sesini açmasına uyuz olurlar. Halbuki o kadar çok diyet biliyoruz ki, diyet öğrenilerek kilo verilseydi şimdi 20 kiloya kadar düşmüştük!

- Birisinin gıcıklık yapmak istediğinde direkt en kolay yolu seçip şişmanlarla ilgili iğneleyici sözler söylemesine uyuz olurlar. Biraz zeka parıltısı lütfen! (Kapalı bir hatunun siğil için okuyup üfleyen bir hocaya gitmemi salık vermesi ve benim müspet tıp ilminden söz etmem üzerinde 2 sn durup sonra da “Senin bir hastalığın mı var da bu kadar kilolusun?” demesi. Kafasını duvara sürtmek istedim mi, istedim. Ve hala istiyorum! (Kinci insan xuxu))

- Dışarıda yemek yerken üzerlerine doğrultulan “Yuh! Yemişsin yiyeceğini, hala bırakmıyorsun.” bakışlarına uyuz olurlar. Sana ne, sana ne!!!

- Dışarıda bir şey yemeseler bile üzerlerine doğrultulan garip bakışlar! Ahhahaa, bu ne-olduğunu-tam-anlamasak-da-kıza-benzeyen-mahluk bizim gezdiğimiz bu hijyenik (sosyal açıdan hijyenik) mekanlarda ne arıyor kuzum? Bir de makyaj yapmış, güleyim bari! Sen aç da önce… (Çok sinirlendim yazarken bile ay dostlar :) )
- Arkadaşların samimiyet kisvesi altında yaptıkları kötü esprilere uyuz olurlar. İnanın hiç komik değil!

- Sevgilisinin bu konudaki hassasiyetini bilmesine rağmen sürekli olarak “Bugün spora gittin mi?” tarzında iğrenç sorular sormasına uyuz olurlar. Ve o sevgili derhal şutlanır!

- Bir de kişisel bir uyuzluk: Ebru Şallı! (Sağlık ve güzellik abidesi ve hanımefendi ve anne ve eşine aşık ve başarılı ve bilumum tüm güzel özellikleri üzerinde toplayan yüce şahsiyet! Ama nedense Ebru Şallı denildiğinde benim aklıma sadece Demet Şener’le sundukları abuk bir program ve giy(eme)dikleri el kadar kıyafetler geliyor. Bazı insanlar hayatta çabuk yükseliyor vesselam!)
Sizin aklınıza gelen başka şeyler varsa bekliyorum!!!

Çok Güzel Hareketler Bunlar!


Çok Güzel Hareketler Bunlar programını başladığından beri takip ediyorum. Kanallarda doğru düzgün sit-com veya mizah programı olmadığı için epey sivrilen bir program oldu. Yılmaz Erdoğan'ın bu şekilde öğrenciler yetiştirmesini de takdir ediyorum.

Her neyse, konumuz bu değil. Dün yayınlanan programda Pelin Öztekin'in oynadığı bir skeç vardı. Henüz youtube'a düşmediği için maalesef linkini veremiyorum. (NOT: Skeci izleyenler bu paragrafın gerisini okumayabilirler.) Pelin ve Oğuzhan, terapiye giden bir çifttir. Araları açıktır ve terapi sırasında bunun nedeninin 10 yıl önce bir kafede otururken Oğuzhan'ın, arkadaşının Pelin'e yaptığı bir şişman şakasına gülmesi olduğu ortaya çıkar. Daha sonra psikodrama tekniği ile olayı tekrar canlandırırlar. Sonra da yer değiştirerek birbirlerine empati kurmaları sağlanır. Kafede oturuyorlarken, arkadaşları bu sefer Oğuzhan hakkında kötü espriler yapınca Pelin gülmeye başlar. Oğuzhan sitem edince de "Kendine güvensene aşkım!" (bu da anafikir) der. Daha sonra Pelin uzun bir tirad çeker, kendisiyle nasıl barışık olduğu, diğer insanların fikirlerini nasıl umursamadığına dair... Ve skeç biter. Yılmaz Erdoğan gelir, kimseyi dış görünüşüne göre yargılamamamız gerektiğini söyler ve ana fikri bir güzel pekiştirir...

Kaçınız gerçek hayatta böyle bir şey olduğunu düşünüyor? Genelde çocuklar birbirlerini acımasızca eleştirir ancak etrafımızdaki bazı insancıkların büyümüş gözükseler bile hala çocuk kaldıklarını görüyorum. Sizi işaret ederek gülen iki kişi gördüğünüzde nereye kadar takmazsınız? Yanınızdan geçerken "Oha kıza bak!" diyen kaç ayıyı duymazdan gelebilirsiniz? Kaç tanesinden sonra "Ben kendimle barışığım" derken gözleriniz dolmaya başlar? Mağazadaki en büyük beden kıyafetin de içine sığamayıp daha büyüğünü istediğinizde üzerinize yönelen alaycı bakışlardan nereye kadar kaçabilirsiniz?

Şişmanların savunma biçimidir, kendiyle barışık olma nanesi... der bazıları. Anlamıyorlar gerçekten öyle olabileceğini. Kendi aptallıklarını, dış görünüşlerinin arkasına saklayan insancıklar. Bu yüzden Pelin, her ne kadar yaptığını takdir etsem de, inanmıyorum, inanamıyorum gün gelip de insanların dış görünüşüne göre yargılanmayacağı bir dünya olabileceğini...

Önceki Gün Neler Oldu - 1

Efendim dün, neredeyse kutsal kitap üzerine el basarak rejim yemini eden ben değilmişim gibi oturdum bir güzel kahvaltı sofrasına. 1 tam simit yedim (ki 4 dilim ekmeğe tekabül eder kendileri) yumurta, kaşar, reçel meçel derken iyice doyunca ping! aklıma geldi: e ben rejimdey(d)im :) Neyse, günün geri kalanında telafi ederiz diye avuttum kendimi. Saat 12 sularında, balığa gitmiş olan sevgili pederim geldi. Kendisi sürekli yemek yiyen bir bünye olduğu için birşeyler hazırlamak icap ediyordu. Ben de tuttum ne yaptım? Elmalı-cevizli-tarçınlı kocaman bir kek! (Böhüüü) Tabii kendi sanat eserimi yememek olmazdı. Böylece öğle yemeğinde de iki dilim keki yuvarlamış oldum. Artık akşama az kalmıştı. Bizimkiler akşam için kızarmış hamsi yapmayı planlıyordu. Bu da bütün günümün boşa geçmesi demekti. Hain bir lobi çalışmasıyla onları hamsi buğulamaya ikna ettim ve en azından akşam yemeğinden ucuz kurtuldum!

Bir de şu günde 2 litre su içme zımbırtısına alışabilsem!

22 Mart 2009

Kilo Vermek İçin Geçerli Nedenler - 1


Tabii ki kıyafetler!

Moda ve tekstil sektörleri elele vermiş, adeta biz şişmanların zaten az olan özgüvenlerini yerle bir etmek için çalışıyorlar! Baylar bayanlar (özellikle de bayanlar) kaçınız beğendiği kıyafetin size uygun bedeni olmadığı satış görevlisi tarafından kibarca(!) söylendikten sonra neredeyse ağlayarak çıktınız o mağazadan? Kaçınızın, büyük beden satan mağazalardaki nine kıyafetlerini görünce az önce yediği simit büyük bir pişmanlık olarak midesine oturdu? Kaçınız, giyecek doğru düzgün bir şey bulamadığı için özel bir davete katılamadı?

Bu haksızlık, orası kesin. Ancak şişmanlar olarak elele verip bu sektörleri boykot etsek (ki mecburen ediyoruz :)) bizi çok sallamayacakları da kesin. O yüzden, Zara'nın, İpekyol'un, Guess'in vitrinlerine bakıp yutkunacağımıza rejime kuvvet!

(Resim için credit => http://www.sftravel.com/ )

21 Mart 2009

Merhaba babında bir yazı

Herkese selam. Bu blogda, yıllardır deneyip de başaramadığım kilo verme mücadelemi sizlere aktaracağım. Ve tekrar rejime başlayarak 2009 sonuna kadar hedeflediğim kiloya ulaşacağım. Bu uzun ve acı verici bir süreç olacak, bu süreçte beni yalnız bırakmayacak olan tüm okuyuculara şimdiden teşekkür ederim.

Biraz kendimden bahsetmek gerekirse: 25 yaşındayım, 173 cm boyunda, 93 kilo ağırlığındayım. Kısacası hem enine hem boyuna. Kendimi bildim bileli kiloluydum. Ancak üniversite 3. sınıftan itibaren işler çığırından çıktı ve ben kendimi bir anda 21 kilo almış olarak buluverdim. İşte o 21 kiloyu 2009'un sonuna kadar vermeyi hedefliyorum. Bu sefer olacak!